Özlem Balcı, Fethiyeli genç bir kızken radyo Dj’liğiyle başladığı kariyerinde neler yapmamış ki! 80’ler dizisinin başarılı oyuncusu “Dünyada olmaz diye bir şey yok. İzleyerek kediler bile kasap olabilir. Yeter ki çok istesin” diyor...
Çocuk yaşta Dj’lik insanı nasıl kariyer sahibi yapar?
Dj’lik ilk göz ağrım. Fethiye’de yeni bir yerel radyo açılmıştı. Lisedeydim, okulda herkes beni esprilerimle ve müzik sevgimle tanırdı. O vakitler öğretmenlerimin tavsiyesiyle radyo programcılığı yapmaya başladım. Pek sevmiştim, arkasından ekran geldi. Baktım kimsenin durduracağı yok muhabirliğe atladım.
Bunca işe gönüllü mü oldun yoksa kötü ev sahibi misali kötü patron sizi türlü türlü meslek sahibi mi yaptı?
Biraz heves, biraz toyluk sanki! Birden fazla görevde başarılı olacağımı düşünen, şu an Ak Parti milletvekili olan televizyonumuzun patronu Hasan Özyer idi. Bendeki potansiyeli görmüş olacak ki hem kendisine hem bana faydalı olacak birçok alanda çalışma fırsatı sundu bana.
Ulusala geçmeseydin oralarda yine meşhur olur muydun?
‘Köyümüzde Özlem, yapım ve sunuculuğu bana ait, sıcak samimi ve ‘içten bir belgesel tadında köy programıydı. Fethiye halkı bu programda ailelerinden bir kızı gördü. Ekranlardan yürümeseydim büyük ihtimalle siyasetçi olurdum.
Otellerde animasyon işine de bulaşıp meslek yelpazesini biraz abartmamış mısın?
“Bakmakla öğrenilseydi kediler kasap olurdu” diye bir atalar sözü var. Ben bu sözü çürüttüm hep. Görerek öğrendiğim bir işi, hemen mesleğe çevirebilirim. Yaz tatillerinde yaptığım animatörlük ve halkla ilişkiler işleri beni alternatif kollara eriştirdi. Ardından İngilizce tiyatro oyunları, yabancı turistlere Türkçe dersleri geldi.
Bir liselinin haddine mi düşmüş elin turistine Türkçe dersi vermek?
Hem de nasıl! Otelde her gün için farklı bir animasyon planlanırdı. Ben kendi inisiyatifimle haftada bir günü Türkçe dersleri verileceğini duyurdum. Saati geldiğinde salonun tüm sandalyeleri, Amerikalıdan tutun Hollandalıya kadar birçok yabancı turist tarafından doluyordu. Onların hevesini görünce, işe turistlere Atatürk’ü anlatmakla başladım.
Anladım! Lakin su aerobiği işi biraz Çinlilerle Japonların beceri alanına girmiyor mu?
O işi en kolay kısmıydı. Türkçe derslerinden sonra su aerobiği hocalığı ardından Türk dans figürleri eğitmenliği yaptım. Bir gün Türk gecesinde oynayacak dansöz gelmeyince sahneye onun yerine çıktım.
Üniversiteyi yarım bıraktıran tiyatro aşkı mıydı?
Siyaset Bilimi’ni zaten ailem mutlu olsun okuyordum. İlkokulda Nasrettin Hoca’nın karısını oynadığım gün tiyatro aşkı içime düşmüştü. 2005’te ailem beni Ankara’da üniversitede okuyor diye bilirken ben Müjdat Gezen’e kaydımı yaptırmıştım. Ama üniversite bana bir disiplin kazandırmadı da değil. Şu sıralar bir af çıkarsa, ilk fırsatta okulumu bitireceğim.
Tiyatroda Kleopatra da oldunuz Kantocu Safiye ve Oryantal Kız da? Bu nasıl bir kişilik bölünmesidir?
Oyunculuk dünyanın en zor ikinci mesleğidir. Sağlam bir psikoloji, iyi bir altyapı ve bölünmeyen bir kişilik ister. Buna gücü yetmeyenler zaten yarı yolda iflas ederler. Bu saydığınız karakterler benim için devede kulak.
Tiyatro peşinden koşarken 69 il gezmişsiniz. Değme rehberin ve gezginin ulaşamayacağı bir sayı bu.
BKM çocuk oyunları turnesinde Türkiye’yi karış karış gezdim ama iş yoğunluğundan pek bir yer göremedim. İçimde nasıl bir ukde kalmış olacak ki, yine Türkiye’yi karış karış gezmemi sağlayacak bir çok belgesel yaptım.
Sorularımızla 80’lere gelmediysek de dizilere ve filmlere geldik. Onca dizi ya da film arasında “Hiç oynamamış olaydım iyiydi” diyeceğiniz biri var mı?
Çalışmadığım yerden sordunuz. Her işimde zevkle görev aldım. Fakat eskiden oynadığım bazı dizi bölümlerinin tekrar tekrar yayınlanması benim şu an oynadığım karakterin inandırıcılığını yitirtiyor.
Şu diziye, şu role de pek yakışırdım” dediğiniz oldu mu?
Hiç olmadı. “O rolde keşke ben olsam desem” o filmin cast direktörüne haksızlık etmiş olurum. Ben haddimi bilirim.
Az kalsın Bollywood’a transfer oluyormuşsun?
Belgesel yazdığım dönemlerde o dönemin kültür bakanı Ertuğrul Günay ve ekibiyle beraber Türkiye’yi temsilen Hindistan’daki Bollywood film festivaline gittik. Aramızda hayran olduğum Meltem Cumbul da vardı. Festival sırasında, sekiz dalda Oscar almış Slumdog Millioner filminin yönetmeni ve yapımcısıyla tanıştım. Akşam yemeğinde üzerine yemek döktüğüm kişinin ünlü yönetmen olduğunu öğrendiğimde çok mahcup olmuş ve “Size yeni bir gömlek getirebilirim” diyerek özür dilemiştim. Ertesi gün kendi standlarında bana randevu verdiler. Bir filmde Müslüman kadın rolünü oynamam için teklifte bulundular ama Hindistan şartlarında iki ay yaşamam mümkün değildi.
Kamera arkasında da belgesellerinizle varsınız sanırım?
Belgesel yönetmenliği benim için bir tutkudur. Dünyada hala keşfedilebilir şeyler var. Bu beni azimle çalışmaya teşvik ediyor. 2010’da Hanımeli’nin ardından Tekke Sanatı belgeselimi çektim. Belgesel hayatımın vazgeçilmezi, sıradaki sevip de kavuşamayanlara gelsin!
Gelelim 80’lere. Minnacık olduğunuz yılları anlatan bir dizide oynamak nasıl bir duygu?
Seksenler'de müthiş bir uyum var. Dekor, senaryo gibi detaylar o kadar samimi ki bu dizi 1920’leri bile anlatsa oynayabilirim.
Birol Güven dizileri iyi tutturuyor. Çoğunda başarılı oldu. 80’ler bu gidişle 2080’e kadar sürecek. Nedir bunun sırrı?
O her şeyden önce iyi bir insan, iyi bir patron, iyi bir mizahçı ve senarist. O ekibine hep sahip çıkar ve çalışanlarına bir aile çatısı altında olduklarını hissettirir. Tanıdığım en erdemli insandır o. Güven’in ekibinde olmak bana güven veriyor!
“Ah onunla başrol oynasam” dediğiniz isimler desem?
Türkiye’de Şener Şen! Keşke Vecihi karakterini yeniden canlandırsa ben onun Ayşen Gruda’sı olsam! Yurtdışında ise Havana filmindeki Andy Garcia ile o filmde oynamak isterdim.
![]()
Bir de sizin sette biri mi bıçaklanmıştı?
Anlatayım... Kürt filmi teklifi geldiğinde azimle Kürtçe öğrendim. Mem-u Zin’de ana karakterlerden birindeydim. Arapgir'de çekimleri genelde köy meydanında yapıyorduk. Halk bizi öyle benimsedi ki patırtı kütürtümüze alışmışlardı. Bir çekim günü, bir köy ağası kendinden yaşça küçük güzel bir kadınla evlenmiş ve bir süre sonra karısını kendi çobanıyla basmış ve o sinirle çobanı sırtından bıçaklamış. Çoban da can havliyle kaçıp köy meydanında gelmiş. Çobanı yaralı halde gören köylüler bu durumu film sahnesi zannedip önemsememiş. Biz de o sıra meydanda bir lokantada yemek yiyoruz. Bıçaklanan adamı uzaktan biz de gördük. Garsonlara ‘ne oluyor’ diye sorduğumuzda bize film çekimi olduğunu söylediler. Ama biliyorduk ki o köyde çekilen tek film bizimkiydi. Yönetmenimizle göz göze gelince “Hocam senaryoda bir değişiklik mi oldu, dizide kim bıçaklanıyor” diye sordum. Meğer olay gerçekmiş. Hemen ambulansı aradık. Allahtan adamcağız iyileşti de ağzımızın tadı kaçmadı.
Hiçbir oyuncu normal değildir. Başka birinin ruhuna girip onunla bütünleşip ve o olmak pek de kolay değil. Sabah kantocuyu oynayıp akşam ise bir mülteciyi oynamanız gerekebiliyor. Hatta hiç unutmam, geçmiş yıllarda TRT nin bir dizisinde yedi aylık hamileyken tecavüze uğrayıp aklını yitiren bir kadını oynamıştım. Rol beni öyle sürüklemişti ki set sabahın 4’ünde bittiğinde ben ertesi gün çekilecek intihar sahnesinin repliklerini prova ediyordum, derken bayılmışım. Benim yaşadığım en büyük zorluk buydu.
Yıldız rolü teklif edildiğinde çok mutlu olmuştum ama kimin eşini oynayacağımı da merak etmiştim. Necmi Yapıcı gibi bir ustanın karşısında sönük kalmamalıydım. Bu karaktere illa ki kendimden de bir şeyler katmalıydım... Onu o kadar çok benimsemişim ki, bazen “Yine Yıldız gibi davrandım galiba” deyip kendi kendime güldüğüm zamanlar oluyor. Ne mutlu Yıldız gibi deli dolu kadınlara! Yıldız’ın bu seneki hali için şu kadarını söyleyebilirim, Yıldız’ı en son bıraktığınızda hamile idi. Şayet içinde tutmayı düşünmüyorsa doğuracak.

Yorumlar