Dile kolay, tam 65 yıl! Bir bavul umutla Anadolu'dan yola çıkan binlerce insan, Almanya'nın fabrikalarında ömür tüketti. Türkiye'deki ailelerini ayakta tutmak için çalıştı, kazandığını memleketine gönderdi. Kimi akrabaları tarafından dolandırıldı, kimi yıllarca kendi devletinin kapısında bekletildi. Bugün ise birçoğu yoksul emeklilik, yalnızlık ve dışlanmışlık duygusuyla mücadele ediyor. Bir zamanlar Türkiye'nin ekonomik umudu olan gurbetçiler, şimdi kendi vatanlarında bile tartışma konusu yapılıyor.
ALMANYA’DA ÖMMÜRLERiNi TÜRKiYE’DE BiRiKiMLERiNi TÜKETTiLER!
1961 yılında başlayan Türk işçi göçü, yalnızca bir iş anlaşmasının değil, milyonlarca insanın kaderini değiştiren büyük bir toplumsal dönüşümün başlangıcıydı. Anadolu'nun yoksul köylerinden, kasabalarından kopup geldiler. Ceplerinde birkaç kuruş, ellerinde küçücük bir bavul, yüreklerinde büyük hayaller vardı. Kimi evine ekmek götürmek, kimi çocuklarına daha iyi bir gelecek hazırlamak, kimi de geride bıraktığı ailesini yoksulluktan kurtarmak için yollara düştü. Onlara Almanya'da iş ve kazanç vaat edilmişti. Ancak kimse gurbetin yalnızca çalışmaktan ibaret olmadığını, bir ömür sürecek hasretin, ayrılığın, yalnızlığın ve yabancılığın da kendilerini beklediğini anlatmamıştı.
Köylerinden işçi olarak uğurlandılar, yıllar sonra memleketlerinden uzakta yaşlanmış insanlar olarak kaldılar.
ALMANYA'NIN KALKINMASINDA TER DÖKTÜLER, EN AĞIR İŞLERİ ONLAR YAPTI!
Almanya'nın savaş sonrası yeniden ayağa kalktığı yıllarda fabrikalarda, madenlerde, dökümhanelerde, inşaatlarda ve ağır sanayide çalıştılar. Güneş doğmadan işbaşı yaptılar. Vardiyalarda, gürültünün ve ağır çalışma şartlarının içinde yıllarını tükettiler. Dil bilmediler, haklarını öğrenmekte zorlandılar. Hastalandılar, yalnız kaldılar. Bürokratik işlemlerde kapı kapı dolaştılar. Kimi zaman kendi devletlerinin temsilciliklerinde bile kendilerini sahipsiz hissettiler.
Konsolosluklarda uzayan kuyruklar, bitmeyen evrak işleri, ilgisizlik ve hor görüldüklerini düşündükleri muameleler, gurbet hayatının başka bir çilesi oldu. Hükümetler değişti, siyasetçiler geldi geçti. Fakat gurbetçinin sıkıntıları çoğu zaman seçim dönemlerinin vaatleri arasında kaldı.
TÜRKİYE'DE DE ALIN TERLERİ İSTİSMAR EDİLDİ!
Gurbetçinin dramı Almanya sınırlarında bitmedi. Asıl acı hikâyelerden bazıları, yıllarca hasretini çektikleri Türkiye'de yaşandı. Almanya'da dişinden tırnağından artırarak kazandıkları paraları memlekete gönderdiler. Kimi kardeşine ev yaptırdı, kimi yeğenini okuttu, kimi akrabasına iş kurdu, kimi köyündeki ailesinin geçimini üstlendi. Birçoğu Almanya'da kendisi için harcamadığı parayı Türkiye'deki yakınları için harcadı. Yıllarca akrabalarının ekonomik yükünü omuzlarında taşıdı.
Ne yazık ki bu fedakârlıkların karşılığı her zaman vefa olmadı.
Kimi miras kavgasında hakkını kaybetti, kimi güvendiği akrabası tarafından dolandırıldı, kimi de yıllarca gönderdiği paraların ardından nankörlükle karşılaştı. Almanya'da alın teriyle kazandıkları birikimler, memlekette bazen en yakınlarının elinde eriyip gitti.
Gurbetçi Almanya'da yabancıydı; Türkiye'de ise çoğu zaman parası olduğu sürece hatırlanan insandı.
ESKİ, YOKSUL TÜRKİYE'NİN EKONOMİK UMUDU ONLARDI!
Unutulmaması gereken önemli bir gerçek var: Türkiye'nin ekonomik sıkıntılarla boğuştuğu yıllarda Avrupa'daki işçilerin gönderdiği dövizler ülke ekonomisi için önemli bir kaynak oluşturdu. Onlar yalnızca kendi ailelerini ayakta tutmadılar. Türkiye'nin döviz ihtiyacına da katkı sağladılar. Anadolu'nun nice köyünde evler yükseldi, dükkânlar açıldı, tarlalar alındı, çocuklar okutuldu. Aileler geçindirildi, nice insanın hayatına dokunuldu. Türkiye'nin yoksullukla mücadele ettiği yıllarda Avrupa'daki işçiler, memleketlerinin ekonomik umudu oldular. Bir başka ifadeyle, Almanya'da çalışıp Türkiye'ye para gönderen bu insanlar, kendi ailelerinin yanı sıra ülkelerinin ekonomik hayatına da katkıda bulundular.
Peki, yıllarca memleketlerine para gönderen, Türkiye'ye her gelişlerinde döviz bırakan, yatırım yapan ve ailelerini ayakta tutan bu insanlara bugün nasıl davranılıyor?
VATAN DİYE YANIP TUTUŞTULAR, ŞİMDİ DIŞLANIYORLAR!
İnsan en çok da kendisini ait hissettiği yerde inciniyor. Yıllarca Türkiye hasretiyle yaşadılar. Bayramlarını memlekete geliş günlerine göre planladılar. İzinlerini Türkiye'de geçirmek için aylar öncesinden para biriktirdiler. Türkiye'ye girdiklerinde gözleri doldu, memleketlerinin toprağını özlemle karşıladılar. Çocuklarına Türkçeyi, geleneklerini ve memleket sevgisini öğretmeye çalıştılar.
Türkiye'ye turist olarak değil, kendi vatanlarına geldiklerini düşünerek yaşadılar.
Ancak bugün bazı sözde yazarların ve gazeteci kimliği taşıyan kişilerin, "Avrupalı Türkler yurda girişte 1.000 dolar ödesin" şeklindeki kampanyaları, Avrupa'daki Türk toplumunda büyük bir dışlanmışlık ve ötekileştirilmişlik duygusu oluşturuyor.
BU NASIL BİR ANLAYIŞTIR ?
Yıllarca Türkiye'ye döviz gönderen, ailesini geçindiren, ülkesinin ekonomisine katkı sağlayan, çocuklarına vatan sevgisini aşılayan insanlara şimdi memleketlerine giriş için adeta bedel biçmek hangi vicdana sığar?
Elbette her vatandaş gibi gurbetçinin de eleştirilebilecek yönleri, tartışılabilecek talepleri olabilir. Ancak milyonlarca insanı yaşadığı ülke üzerinden hedef göstermek, toplumsal birlik duygusuna zarar verir.
Onlar Türkiye'ye turist olarak gelmediler. Onlar kendi vatanlarına, kendi evlerine geldiler.
65 YILIN SONUNDA ELLERİNDE NE KALDI?
Bugün ilk kuşağın büyük bölümü yaşlı, hasta ve emekli.
Bir zamanlar Almanya'nın çarklarını döndüren eller, bugün baston tutuyor. Fabrikalarda yıllarca çalışan, ağır işlerde sağlığını kaybeden insanlar emeklilik günlerinde geçim hesabı yapmak zorunda kalıyor. Yıllarca ödedikleri primlerin karşılığında aldıkları emekli maaşı, birçok kişinin kira, fatura, gıda ve sağlık giderlerini karşılamaya yetmiyor. Bazıları sosyal yardımlara başvurmak zorunda kalıyor.
İşte insanın yüreğini en çok acıtan da bu!
Bir ömür çalıştılar, ama yaşlılıklarında huzurlu bir hayatı garanti altına alamadılar. Çocuklarını büyüttüler, ailelerini geçindirdiler, iki ülke arasında köprü oldular. Ancak kendi yaşlılıklarında aynı güveni ve ilgiyi her zaman göremediler.
NE TAM ALMANYALI OLABİLDİLER NE DE ESKİ MEMLEKETLERİNE SIĞABİLDİLER!
Eski gurbetçinin, yeni Avrupalı Türk‘ün en büyük dramı belki de budur.
Almanya'da ömür geçirdiler ama çoğu zaman kendilerini yabancı hissettiler. Türkiye'ye gittiklerinde ise artık eski mahallelerini, eski komşularını, eski hayatlarını bulamadılar. Bir ayağı Almanya'da, bir ayağı Türkiye'de kaldı. İki ülke arasında yaşadılar ama çoğu zaman iki ülkenin de tam anlamıyla parçası olamadılar. Kimi anne babasını son kez göremedi. Kimi evladının büyüdüğünü uzaktan izledi. Kimi eşini yıllarca bekletti. Kimi de bir gün kesin dönüş yapma hayaliyle çalıştı, fakat o gün hiç gelmedi.
Şimdi mezarlıklarda iki dilde yazılmış isimler var. Bir zamanlar memleketlerine dönmek için para biriktiren insanların birçoğu, doğdukları topraklardan binlerce kilometre uzakta toprağa verildi.
KUTLAMALARIN ARDINDAKİ SORU: İLK NESLE KİM SAHİP ÇIKACAK?
Bugün Almanya'nın birçok şehrinde 65. yıl etkinlikleri düzenleniyor. Sergiler açılıyor, paneller yapılıyor, konuşmalar gerçekleştiriliyor. Türk toplumunun Almanya'ya katkıları anlatılıyor.
Elbette bu tarih önemlidir. Fakat kutlamaların arasında cevap bekleyen acı sorular da var:
- İlk kuşağın geçim sıkıntısı yaşayan emeklilerinin sorunları neden yeterince gündeme gelmiyor?
- Ağır işlerde çalışıp sağlığını kaybeden yaşlı göçmenlerin sorunları kim tarafından takip ediliyor?
- Yalnız yaşayan, bakıma muhtaç hâle gelen gurbetçilere kim sahip çıkıyor?
- Yıllarca Türkiye'ye para gönderen insanların memlekette yaşadığı mağduriyetler neden daha fazla konuşulmuyor?
- Kendi ülkesinin kalkınmasına da katkı sunmuş bu insanlara yaşlılıklarında nasıl bir vefa gösteriliyor?
Deniz Zeyrek, Fatih Altaylı, Erol Mütercimler ve benzeri kalemșorlar, Avrupa’da yașayan Türkleri muhafazakâr kaldıkları, kendi kültürlerine ve değerlerine sahip çıktıkları için küçümseyip hor gördüler. Öyle ki, ülkeye girișlerinde 1.000 avro ayakbastı parası alınmasını, seçme ve seçilme haklarının ellerinden alınmasını savunarak kendi insanlarını gurbetçilere karșı kıșkırtmaktan çekinmediler. Oysa bilmedikleri, belki de hiçbir zaman anlayamayacakları bir gerçek vardı: Gurbetçinin hikâyesi, sadece ekonomik bir göç hikâyesi değildi. O hikâye; yarım kalmıș hayatların, ertelenmiș kavușmaların, içe gömülmüș hasretlerin ve bir türlü gerçekleșemeyen dönüș hayallerinin hikâyesiydi. Onlar Avrupa’da yașarken yabancı, memleketlerine geldiklerinde ise kimi zaman ikinci sınıf insan muamelesi gördüler. Yıllarca bir gün mutlaka dönebilmenin hayaliyle yașadılar. Ne acıdır ki kimileri bu hayale kavușamadan göçüp gitti. Memleketlerine son yolculuklarını bir uçak koltuğunda değil, bir tabutun içinde yaptılar. Onları hor görenler belki bir gün unutulacak; ama o tabutların içinde memleketine dönenlerin yüreğinde tașıdığı vatan hasreti, bu ülkenin utanç hanesine yazılmıș bir vicdan yarası olarak kalacak. Çünkü bazı insanlar vatanlarına yașarken kavușamaz; ancak öldüklerinde, dört kulplu bir tabutun içinde dönebilirler.
İHANETİN EN AĞIRI, VATAN DİYE SEVDİĞİN YERDE UNUTULMAKTIR!
Haber – analiz ve fotoğraflar: Hayrettin ÖZCAN

Yorumlar