İki Hayat


Gerçekten Wikingler Duisburg’a uğramışlar mı? 

Yoksa hangi başka illeri yağmalamışlar? 

Falan filan… 

Gazetelerin bitmez tükenmez boğucu tekrarları…

Vatandaşı depresyon ve korkuya iten yayınları…

…………………….

Almanya’da farelerden bulaşan virüs salgınları panik yaratıyormuş…

Düsseldorf kenti yine bir Japon gününde maytap patlatıyormuş…

Hasta ve hayvanlara iyi geliyormuş (!) gürültü ve duman…

Çevre çevre diye haykıranlara nispet ederek… 

 

Bunun gibi bir çok ciddi gündemi bıraktım, soluğu Ege’de aldım…

Avrupa Parlamento seçimleri diye direklere asılan ve bir daha ki seçimlere kadar isimlerini bir daha duymayacağım, yüzlerini görmeyeceğim zevatları direklerde bırakarak, 

binlerce senelik medeniyetlerin hayat sürdüğü bereketli topraklara kendimi attım… 

Bir türlü ısınmayan mayıs ayı boyunca hâlâ nisan sancısı çeken Baba vatanın( Vaterland ) bazen günde 20 derece fark yaşatan, insanı sersemleştiren ikliminden baharı çoktan müjdeleyen, içten gülümsemesini adet haline getiren samimi Ana vatanın(Mutterland) kucaklarındayım. 

Sıcacık…

Sokaklarda, köşelerde insanlardan emir almadan iç içe yaşayan "belki karnı aç ama özgür" tasmasız köpeklerin, deniz balığı ile beslenen şişmanlamamış kedilerin insan vicdanı ile buluştuğu beldelerdeyim… 

Sebil memba sularının şifaya dönüştüğü çeşmelerdeyim… 

Ağaçlarda meyve vermeye sabırsız rengârenk çiçeklerin cümbüşü içindeyim… Nar çiçeğinin komşusu zeytin çiçeğinin büyülü kokularında, besteledikleri umut dolu nağmeleri ‘’çok sesli’’ ezgili envaiçeşit kuşların bitmez konserlerindeyim…

Duruluğu masmavi halı gibi yayılmış… 

Gözlere, ruhlara dinginlik veren, bulutsuz gökyüzü ile tek vücut aynı rengi paylaşan, körfez denizinin tuzunu yalayarak, yüzleri okşayarak gelen Kaz Dağları yellerinin serinliklerindeyim…

Güneşin doğuşu ve batışına müptelâ havalardayım…

Trafikte hiç te eksik olmayan siren seslerinin kulakları çınlatan, yürekleri delen, insanın içine kasvet salan, ‘acaba ne oldu yine?’ sorularının sorulmadığı tenhalıklardayım…

Yeşilin, mavinin tonlarındayım…

Açılınca duvar altında kalmış hissi veren posta kutusu teröründen geçici de olsa kurtulmuş durumdayım…

Canlı revire dönmüş insanlardan, orasından burasından şikayetleri olan dostlardan, emekliliğe yıllar sayan arkadaşlardan, bitmek bilmez yol inşaatlarından, ulaşım tıkanıklığından, marketlerdeki hazır gıdalardan, medyalardaki taraflı düşmanlıklardan, manipülasyonlardan (Türkçesini bile tam oturtturamamışız) uzaktayım... 

Zamanında ‘‘Almanya’yı Almanya yapan’’  nasırlı elleri, ‘‘Çeliğe su veren’’kara madeni altına çeviren güçlü Ruhr Bölgesi’nin metal yorgunluğunun bitkinliğini şimdilik -işsiz ıssız- sokaklarda bıraktım... 

Yeter şimdilik bu kadar…

Bu tatlı rüya bitecek! Yine geri döneceğim…

Denizden çıkan balıklar, bahçeden yeni toplanmış semiz otlar ile enginarlar…

Kaynar ocakta reçel olmayı bekleyen  ham incirler….

Dallarda beni çağıran kırmızı kirazlar…

Kalın sağlıcakla…

Nice bayramlara…

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder