HABER'in konuğu: Saadet Işıl Aksoy


HABER'in konuğu: Saadet Işıl Aksoy

Kariyerinin başlarında 'Güz Yangını' ve 'Esir Kalpler' gibi dizilerde izlediğimiz Saadet Işıl Aksoy, ilk beyazperde tecrübesini Semih Kaplanoğlu'nun ünlü Yusuf Üçlemesi'nin (Bal - Süt ve Yumurta) üçüncü filmi 'Yumurta'da yaşadı. Bu filmdeki performansı ona Valdivia ve Saraybosna Uluslararası Film Festivalleri'nde 'en iyi oyuncu' ödülünü getirdi. Saadet Işıl Aksoy, 2012'de de ünlü İspanyol aktris Penelope Cruz'un başrolünü oynadığı 'Twicw' adlı yapımda, önemli bir rolde yer aldı.

Son olarak 2016 yılında 'Bu Şehir Arkandan Gelecek' adlı dizide oynayan Aksoy, Ali Vatansever'in yazıp yönettiği, 'Saf' adlı filmde başrolü üstlendi. Güzel oyuncu, dünya prömiyerini Toronto Uluslararası Film Festivali’nde yapan ve 19 Nisan’da vizyona giren, 'Saf'ta Remziye adlı evli bir kadını canlandırdı.

Sinemanın mektepli oyuncularından -ki kendisi Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili Edebiyatı'ndan mezun olmuştur- Saadet Işıl Aksoy ile hayatı, kariyeri ve son filmi 'Saf' üzerine konuştuk.

Oyunculuğa üniversite yıllarında bir 'hobi' olarak başlamışsınız. Sizin için oyunculuk ne anlama geliyor?

Oyunculuk kendimi özgürleştirdiğim yer diyebilirim ve bu hayatımın çok önemli bir kısmı. Hayatımda tecrübe ettiğim tüm duygularımla, travmalarımla, bedenimle, kısacası kendime dair her şeyle yüzleşmekten korkmadığım bir alan yaratıyor mesleğim bana. Bu anlamda mesleki yolculuğum aynı zamanda benim kişisel yolculuğum, haliyle kendime dürüst olduğum sürece oyunculuğum da gerçek ve dürüst olabiliyor, ki bana sorarsanız oyunculukta en önemsediğim nokta bu: Duygusal olarak çıplak kalmaktan korkmamak.

Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunusunuz. 'Boğaziçili' olmak nasıl bir duygu?

Üniversite hayatımı Boğaziçi’nde geçirdiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum ve bunun için çok minnettarım. Belki de bu yüzden üniversitelilere imrendiğimi söylemiş olabilirim, çok güzel bir üniversite hayatım oldu. Açıkçası öyle çok da fazla çimlerde uzanıp keyif yapacak zamanım yoktu, üniversitenin ilk yılından itibaren bitene kadar okuldan arta kalan zamanlarımda sürekli çalışıyordum çünkü, ama iki arada bir derede Manzara’da oturup Boğaz’ı seyretmek, Sports Fest zamanı dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilerle çimlerde vakit geçirmek, Albert Long Hall’daki klasik müzik konserlerini izlemek, Mithat Alam Film Merkezi tarafından düzenlenen film gösterimlerine katılmak, bütün bunlar benim bugün bu kişi olmamdaki etkisi tartışılmaz.

Peki şu an üniversitede hayata hazırlanan gençler için neler söylersiniz?

Öncelikle onlara çok imrendiğimi söyleyebilirim, üniversiteli oldukları için çok şanslılar, öncelikle en başta üniversiteli olmanın harika bir şey olduğunun farkına varsınlar ve bunun tadını çıkarsınlar. Bunun tadını çıkarırken de gözlerini dört açsınlar, kendilerini geliştirsinler ve “cesur” seçimler yapmaktan çekinmesinler, hayatlarının gidişatını belirleyecek ilk adım hemen ötede çünkü.

Geçtiğimiz ay vizyona giren Saf filminde rol aldınız. bize biraz canlandırdığınız Remziye karakterinnden söz eder misiniz?

'Saf'ta hikaye, kentsel dönüşüm yaşanan bir gecekondu mahallesinde gelişiyor. O mahallede yaşayan evli bir kadın olarak Remziye de bu değişim ve dönüşümden nasibini alıyor doğal olarak. Remziye’nin kimlik arayışı var ve bu arayışta kentsel dönüşümün yarattığı çatışmanın etkisi büyük. Bu çatışmanın da ucu dönüp dolaşıp Remziye ve Kamil’in hayatta kalma mücadelesine dayanıyor, yani aslında benim senaryoyu ilk okuduğumda ilgimi çeken kentsel dönüşüm hikayesinden çok İstanbul gibi kaotik bir şehirde hayatta kalmaya çalışan ve hayallerine ulaşmak, istedikleri hayatı yaşayabilmek için dönüşmek durumunda kalan bir çiftin hikayesinin anlatılıyor olmasıydı.

Bu hikayede bir kadın olarak kendinizden de bir şeyler buldunuz mu?

Büyürken etrafım bu hayatta kalma mücadelesinin göbeğinde yaşayan kadınlarla doluydu, annem ve teyzem bu kadınlardan sadece bazılarıydı ve Remziye ile ilk bağı geçmişimdeki bu kadınlara doğru yaptığım küçük bir yolculukla kurdum. Bana çocukluğumda ilham vermiş bu dirayetli, durmaksızın çalışan kadınları ruhumda bir nevi geri çağırdım, bir anlamda da kendimce Remziye ile onlara teşekkür etmiş oldum. Yarı zamanlı Amerika’da yaşıyor olmamla bir bağ kuracak olursam, ben de oraya bir amaçla, bir hayalin peşinden gittiğim ilk andan beri bir mücadele içindeyim, bir kapı kapanıyorsa diğerini denemekten, tüm kapılar kapalıysa onları zorlamaktan, yine olmadıysa başka yollar bulmaktan çekinmemeyi öğrendim yaşadığım bu süreçte.

'Saf'ı Ali Vatansever yazdı ve yönetti. Vatansever ile yollarınız nasıl kesişti?

Filmin oyuncu seçimi sırasında önce senaryoyu ulaştırdılar bana, sonrasında Ali ve yapımcılarımız Selin ve Oya ile karşılıklı bir görüşme yaptık. Senaryoyu okuduğum andan itibaren Remziye’yi oynamak istediğimden çok emindim, çünkü hem senaryoyu okumayı gözyaşlarıyla bitirmiş ve senaryodan çok etkilenmiştim, hem de benden bu kadar farklı geçmişten gelen bir kadın olabileceğim fikri beni çok heyecanlandırmıştı. Ali ile görüştüğümüzde de onun yaklaşımından birlikte iyi bir ekip olabileceğimizi hissettim. Ali bir oyuncu için çalışması müthiş keyifli bir yönetmen. Hele de keşfetmeyi seven, birlikte oyun kurmaktan keyif alan bir oyuncuysanız buna inanılmaz açık, iletişimi çok kuvvetli bir yönetmen.

Her kurgu karakter, onu canlandıran sanatçıda izler bırakır bir biçimde. Remziye'nin size etkisi ne oldu?

Bir kere Remziye karakteri inanılmaz bir ilham verdi, onunla o dirayetli tarafımı hatırlıyorum her seferinde. Bu film bana kariyerime ve mesleğimle kurduğum ilişkiye dair müthiş bir sorgulama yaşadığım bir dönemin hemen arkasından geldi ve Remziye’yi oynamak konusunda büyük bir heyecan yaşasam da “Ya yapamazsam?” korkusu da vardı tabi içimde. Remziye ile içimizdeki o korkuya rağmen “cesaret” i seçip mücadeleye devam etmenin insana hayatta harika kapılar açtığını hatırladım tekrardan. Sete dair hatırladığım bir anı, artık Remziye’nin şivesi ile konuşmaya o kadar alışmıştım ki, çekim dışında aralarda Ali ile ya da ekip ile sohbet ederken elimde olmadan kendi konuşmam kayıyordu, hatta set dışında eşimle konuşurken o bile fark etmişti bunu.

Sinemadaki kariyeriniz ve deneyimleriniz ortada. Peki Sinema-TV dünyasındaki dijitalleşme akımını nasıl yorumluyorsunuz?

Müthiş!.. Ama bana sorarsanız beni yeniliğe ve geleceğe dair her gelişim çok heyecanlandırıyor. Belki eskiden sadece festivallerde izleme fırsatı bulduğumuz, ya da güçlükle DVD’sini bulduğumuz, bazen de bulamadığımız filmlere dijital mecralarda rahatça ulaşabiliyoruz, bu harika. Bir de inanılmaz bir çeşitlilik yaratıyor tabi, bu da çok güzel. Amerika’da dijital mecraların geldiği nokta çok etkileyici, ulusal kanallarda gösterilen diziler döneminde hem senaryolar hem oyuncular çok daha tek tipti, şu an artık müthiş bir çeşitlilik ve rekabet oluştu, böyle olunca arada çok nitelikli projeler ortaya çıkmaya başladı. Dolayısıyla benim gibi birçok dünyanın çeşitli yerlerinden gelen, birbirinden farklı görünen, farklı konuşan birçok oyuncu için müthiş bir alan açılmış oldu. TV yayını dediğimiz şey çok yakın zamanda yok olacak bana sorarsanız, sinema da nerdeyse tiyatro gibi bir aktivite haline gelmiş durumda zaten, film izleme isteğinden çok artık bir çeşit sosyalleşme aktivitesi olması daha ağır basıyor.

 

Yorumlar

Yorum Gönder