Karl Lagerfeld


Bilindiği üzere Şubat ayında dünya önemli bir tasarımcısını kaybetti. Yaşattığı markalar ve eserlerle 1950’li  yıllardan günümüze kadar, ister farkında olalım ister olmayalım onun etkileri, üzerimizde giydiklerimizden bindiğimiz arabalara, parfümlere ve bunlar gibi daha nice unsurlara damga vurmuştur. Bundan sonraki yıllarda da Lagerfeld etkisi kendisini gösterecek…

Mikrofonları eline kapanların, sağda solda orasını burasını sallayanların sanatçı diye yutturmak isteyen bazı medya anlayışlarını bir kenara bırakırsak, nev-î şahsına münhasır zeki bir beyin daha gitti bu dünyadan… 

Zengin bir fabrikatör oğlu olarak dünyaya geldiği Hamburg’u küçük yaşlarda terk ederek Paris şehrinde kendini yetiştirip, Fransa’yı moda ve tasarımda 1 numara yaptı. 

Çok eski yıllardan beri resim, fotoğraf  gibi alanlarda kendini geliştirmek isteyen sanatçı ruhlu insanlar, hep güneye doğru göç ederek sanatta var olmuşlardır. “Işık” kavramı görsel sanatların -olmazsa olmazı- ilk kuralıdır. Kuzey Avrupa’nın ışığa hasret, çoğu zaman da kasvetli olması, onun Fransa’da ışıldamasına yol açacaktı. Yok olmak üzere olan Chanel` i ayağa kaldırması. Yıllar yılı bağımsız kalarak elini attığı her firmayı kalkındırması onun çalışkan, kendine has disiplin ve sonsuz vizyonuydu. Katalog çekimlerinde kendisi ile ters düşen fotoğrafçıya kızarak, o andan itibaren bütün fotoğrafları kendisi çekmeye başladı. Bütün tasarımları kendi eliyle çizdi. Paraya gözü tok olduğu için parayla satın alınamadı. “Zenginlerin en büyük bedbahtlığı kendinden zenginlerin olduklarını bilmeleridir“ gibi sayısızca tespitlerde bulunarak, sözlü alanlarda da kendinden söz ettirdi. Egoist olduğunu, kendisinde bir baba olabilecek yapıyı görmediğini açıkça söyleyen. Almanlığı'nı inkar etmeden “Kendimi Avrupalı hissediyorum” sözü ve sohbeti ile de kendini çok iyi anlatan yapıya sahipti. Email yerine Fax ya da mektup, cep telefonu yerine sabit hatlı telefonları tercih eder, sigara ve içki kullanmazdı. Hatta zaman kaybı olarak görürdü. Kendi -havasını bu kadar atan – seviyesi yüksek bir üslup görmedim desem yalan olmaz.

Eskiler bilirler...  Meşhur bir Bridget Bardot efsanesi vardı. Adeta Fransa bu kadınla dünyaya meydan okuyordu. Bizim Lagerfeld bu hanıma hayranlığını gizlemiyordu. Elinde sihirli değnek, dokunduğunu meşhur edebilecek güce sahip olan Lagerfeld, Bridget Bardot’un Alman versiyonunu aradı. O arayış ç bir Disko’da gerçekleşti. Ve o Bridget Bardot’a benzeyen genç kız bir anda dünyanın bir numaralı mankeni olmuştu.

Yıl 2003... 

Lagerfeld'in o gün diskotekte keşfedip ünlü ettiği model Claudia Schiffer ile yolumuz Almanya’nın Mörs şehrindeki Rheinkamp Golf Kulübü'nde kesişti.

Claudia Schiffer ve bütün gün onun fotoğraflarını çekecek olan, dönemin meşhurlarının (Cumhurbaşkanları, Başbakan ve siyasetçiler vs.) fotoğrafçısı Hayrettin Özcan ile beraberiz. Hatta sonra genç mankenin anne ve babası da aramıza katıldı. O zaman bizde saklı kalması istenen özel anlatımlardan yüzlerce Claudia Schiffer fotoğrafları kaldı. Maalesef Hayrettin’nin çektiği fotoğraflarda bir “ev” kazasına kurban gitti!

Telef oldular...

Hayrettin Özcan sadece iki tane fotoğrafı anı olarak kurtarabildi…

Lagerfeld göçtü, bizlere anılar kaldı.

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder