Türkiye battı!


Bu sefer ki yazım Türkiye’den… Türkiye’nin incisi Ege’den.

Bir yandan cennet köşeleri, zeytinlikler, yeşillikler, kültür tarihi toprak ve zenginlikler…

Bir yandan da seçimle iştigal meydanlar ve partililer…

 Çanakkale’ye giderken, çoğu kişinin bildiği gibi üst üste dokuz ayrı şehrin kurulduğu antik Troya (Truva) şehrindeki çalışmalar ne alemde? Bir kez daha göz atayım dedim. Kültür Bakanlığı bayağı iyi işler çıkarmış. Geziyorum. M.Ö. önce 3 binli yıllara dayanan medeniyet şehirlerinin ve buna benzer arkeolojik değerlerin son yıllarda nasıl titiz bir çalışma ile korunarak günümüze aktarıldığını görmek gururlandırıyor beni.

 Zengin olmayı kafasına koyarak 1851’de  Amerika’ya altın aramak için giden uyanık defineci Heinrich Schliemann kısa zamanda toz altınlardan zengin bir bankacı oldu. Hayalindeki daha fazla zenginliğe ulaşmak için 1873 yılında Troya’ya (TRUVA) geldi. Değişik yüzyıllarda üst üste kurulan 9 ayrı şehri  hazine bulmak amacıyla tepeden yararak, arkeolojik çalışma sistemi uygulamadan tahrip etti. Yazdığı hatıralarında; hazineler çıktıkça işçileri nasıl kazı alanından uzaklaştırdığını ve paha biçilmez değerleri, karısının eteğinin altına saklamak da dahil olmak üzere, nasıl kaçırdıklarını anlatması, bugün bile hüzünlendiriyor insanı. Gel zaman git zaman…  2.Dünya Savaşı sonunda hazineler el değişerek savaş ganimeti olarak Almanya’dan Ruslar'ın eline geçiyor. Bazıları ise bugün Puşkin müzesinde sergileniyor. Paha biçilmez eserlerden 24 parçalık bir bölümü 2012 yılında Amerika’dan Türkiye’ye geri getiriliyor.

Bütün hırsızlıklara rağmen, Türkiye’nin havası, suyu, toprağı yetiyor. Altındaki, üstündeki hazineler çalınsa bile, yaşanılan geçmiş ve arkeolojik yerleşkeler hala çekiciliklerini koruyor… Kalkıp gitmek, oraları görmek yeterli…

Eserleri çalsalar da, havayı, mevsimleri, çiçekleri ve yüzünüzü okşayan rüzgarları da kaçırarak sergileyemiyorlar… O dönemleri hissetmek yaşanılan yerlere gitmekle oluyor…

Geziyorum…  Yüzyıllardır insanını aç susuz bırakmayan medeniyet topraklarındayım. Dünyanın cennet bahçelerindeyim…

Halkın arasındayım… Seçimler yaklaşıyor…

Zamanında ellerinde çeşme önünde saatlerce kovayla bir yudum su için bekleyip sıra kavgası edenlerin hamam sefasındayım… Yağmurun bir gün yağmasını fırsat bilerek, zevki için kaplıcalarda havuz kenarlarında ya da göbek taşlarında keyif çatanları duyuyorum… Keseci de dinliyor…

Köpüklü bedenlerden bir ses hamam da yankılanıyor…

 Battı Türkiye battı…

Denizin tam kenarındaki ‘’Restoran’’ da ayakları suda, genç yaşta emekli olmuşlar grubu, kadehleri önlerinde, bir yandan  denizden yeni çıkmış balığın kılçıklarını ayıklarlarken, bir yandan da istiridyesini, midyesini mideye indirirlerken,  zevkle çektiği yudumdan sonra masa muhabbetinin mezesi hep bir ağızdan ‘’Battı Türkiye battı’’

Hafta sonu için beş buçuk saatlik yolu üç saatte, körfezi dolaşmadan İstanbul’dan yazlığına yeni yapılan köprü üzerinden gelerek, Ege’nin tatlı sularına kendini atıp yüzdükten sonra balık ziyafeti ardından dondurmasını yalarken, ‘’Battı Türkiye battı’’

Eskiden ‘’gecekondu’’ da oturduğu günleri unutmuş, ev sahibi olmuş, üstüne üstlük yazlığına otomobili ile gider gelirken benzin fiyatından şikayetçi: Battı Türkiye battı!

Tekne gezileri ile, ekonomisi batmış Yunan adalarına giderek, uzo eşliğinde ağzını anavatana ayırarak söylenen  yeni rembetika ‘’Battı Türkiye battı’’

 Deniz çay bahçelerinde semaverler eşliğinde yudumlanan keyif çayları.  Okey oynarken, o güzelim güneşin batışını görmemek. Konu Türkiye ise hemen ‘’Battı’’ demek ‘’okey’’ atmaktan daha kolay…

Battı Türkiye battı!

Geldiği köyde hizmetliler önünde el pençe divan duran amcamız. Şimdi küçücük bir tatil beldesinin küçük sağlık ocağında hangi doktoru seçsem ikileminde kalıyor. Olmadı üstüne üstlük bu ellili yaşlarda esmer kalın kaşlı,  kısa şortlu kıllı bacaklı amca doktora kafa tutuyor.

Bu topraklarda yüzyıllardan beri üretenler terleyenler teşekkür-şükür ettikçe, beleşçiler de o derece şükürsüz…  Battı Türkiye!

Türkiye’nin sadece kültür, tarih değil doğa ve toprak olarak en verimli bölgesinde yaşayacaksın sonra da sabah akşam insanın içini karartarak batıracaksın…

Günümüz Truva atında yuvalanan, zeytinyağının bitmez tükenmez nimetlerinden yararlanıp da sadece bir özelliğini kapma kolaylığına sahip bu elit ya da kendini elit göstermeye çalışarak zeytinyağı gibi su üstüne çıkan bu Truva tiplere ne demeli?

Yoksa... Yoksa "Yeni Türkiye" birilerine mi batıyor?

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder